16/10/2007

Durgun sular...

 

Durgun bir nehir gibi akan kıvrımlı yolların kenarına dizilmiş sıra sıra akasya, kestane ve adını bilemediğim başka ağaçlar. Yürürken nekadar uzun gelirdi bana bu yollar. Zaman ve mekan tanımını o vakitler başka yapmaktaydım. Kıvrımlı yolların ardından tuğla ve demir duvarları arkasında kalmış kocaman ve ulaşılmaz evlerin sıralandığı sokaklar başlardı. İlk olarak kocaman demir bir kapının ortasına yerleştirilmiş köpek resmi olan ve demir kapının aralıklarından zor görebildiğim o kocaman sarı kale gelirdi. Bir kale değildi elbette... Sıradan bir villa... Ama o vakitler benim dünyamın kalesiydi o. Ev sahibini ve sahibesini kral ve kraliçe bellemiştim. Ne vakit o ihtişamlı binanın bahçe duvarı dibinden geçsem gökyüzüne bakar ve kralın çocukları belki o gün duvarın arkasına oyuncak atar diyerekten boynumu ağırtırarak geçerdim. Ömrümün sadece 2 yılı o duvar dibi hatıralarıyla süslü. Ama bana sanki apayrı bir ömürmüş kadar uzun geliyor.

Şato ve kalelerin mahallesinin girişinde, hemen sağda kocaman bir ormanlık vardı. O günlerimde bir ormandı şimdi minacık bir park olduğunu fark ettiğim o yeşil alan. Bazen oradan geçerken at sesleri duymayı hayal ederdim. Benim dünyamında bir Robin Hood’u vardı... Zengin çcuklardan oyuncak alıp fakir çocuklara dağıtan. Ve ormanımın sivri dişli, sarı tenli, pembe elbiseli bir perisi vardı. Kimse görmesede, kimse bilmesede benim perim vardı işte... Gün gelecek perim bana bende 3 dileğime kavuşacaktım. Dileklerimin ikisi değişmez, son dileğim ise her daim değişirdi.

Bazen yeni bir okul çantası dilerdim, sevda adlı bir kızın yeni çantasına olan hevesime yenik düşerek. Bazen öğretmenim beni sulu boya kutum olmadığından azarladığında bir kutu sulu boyam olsun isterdim. Bazen son dileğimi bir dondurmaya, bazen de bir tek çikolataya feda ederdim.

Değişmez iki dileğimin ilki yeryüzünden fakirliğin kalkmasıydı. Çocuk yüreğim ancak iki çeşit fakirlik bilirdi. Almanyada bizim fakirliğimizi, türkiyede amca kızlarımın fakirliğini. Savaş çocuklarını bilemeyecek kadar kendi dünyalımdım.

Karolu mavi bir kazağın üzerine giydirilmiş yeşil örme bir süveter... Koyu lacivert dizi oval yamalı keten pantolon ve beyaz renk spor ayakkabıları. O vakitler henüz moda tasalarım yoktu. Arkadaşlarımında pahalı kıyafet giymeleri benim için bir anlam ifade etmiyordu. Sınıfa bir hayalet gibi girer ve yine bir hayalet olarak ayrılırdım. Varlığımı yoklama listelerinde öğretmenimiz adımı okumasa belkide kimse bilmeyecekti. İri gözlüklü, sessiz sakin minacık bir çocuktum. Bir kış günü annem beni yanına alıpta türkiyeye gittiğinde dahi öğretmenim yokluğumu günler sonra fark etmiş. Öyle demişti bana küçük burunlu hikmet.

Teneffüslerde bazen cadı sümeyye ile oynardım, annelerimiz arkadaş olduğundan. Başka arkadaşlıklar edinmeye cesaretim hiç olmazdı. Zaman zaman çocuklar beni oyunlarına dahil ettiklerinde biraz umutlanır ve herkese içimden teşekkür etmek isterdim. Teşekkürlerimi cümleleştirmeye ise cesaretim yine yetmezdi. Bazen cadı sümeyyenin hırçınlıklarına tahammülüm tükenir ve isyan ederdim. Nasibime tırmalanmış bir surat ve okul dönüşü korku düşerdi. Zira o beni tırmaladıkça ben onun yüzüne ne bulursam vurur ve birçok zaman gözüne isabet ederdim. O ağladıkça bende ağlardım. Neden ağladığımı anlamayanlara anlatmakta nafile...

...

Çocukluğumun vazgeçilmezlerinden biriydi akşam saatleri annemin dönüşünü beklemek. Birçok zaman akşam işinden babam ile birlikte dönerlerdi. Bir telefon sesi yayılırdı karanlığın teslim aldığı iki odalı evimize. İnce bir ses “alo” dediğinde, karşı taraftan gelecek “yavrum” sözcüğü dünyalara bedeldi. Birçok vakit eksik kalırdı “yavrum”... “Evi toparlarsanız size akşama hediye var” müjdesi ile yarım kalan sevincimiz tamamlanırdı. Kardeşimin hırçınlığı tutar ve yine onun dağıttıklarını toparlamak bana düşerdi. Mutfak ile oturma/yatma odamızı birleştiren minik koridorun cam kapısının önüne sığınırdım. Otururdum diyemem... Karanlıktan korktuğumdan hep sığınırdım.

Sonra iki gölge belirirdi buğulu camın ardından. Ve sesler gelirdi kulağıma, aşınası olduğum. İki silüet tam kapının dibinde belirince sevinç çığlıklarım her defasında ağlatırdı annemi.
Ana yüreği hassas...
Ana yüreği sıcak...
Ana yüreği biçare...

Noel babanın sihirli torbasından çıkan binbir çeşit hediyeye çığlık çığlığa sevinen çizgi filimlerdeki çocuklara çok içerlerdim. Benim annemin sihirli torbalarından çıkmazdı öyle özel ve güzel hediyeler. Bazen bir çikolata çıkar ve oda ikiye bölünürdü. Büyük parça kardeşimindi, zira ben büyük adamdım. 7 yaşında büyük bir adam...
Bazen sihirli torbalardan erimiş iki kalem dondurma çıkardı... Bardağa boşaltılır ve içilirdi. “Şükredin, bunuda bulamayan çocuklar var” derdi babam. İnanırdım... Aklıma istanbulun ara mahallelerinde yetişen amca kızlarım ve arkadaşları gelirdi. Şükrederdik dondurma bitinceye kadar. Sonra unuturduk şükrü ve televizyon reklamlarını süsleyen onca çeşit çikolata ve dondurmanın hayaliyle avunurduk.

Birgün zengin olduğumuzda özel dondurma odamız olacaktı evimizde. Kocaman buzluklar içinde her çeşit dondurmamız olacak ve bütün çocuklara bizim evimizden bedava dondurma dağıtacaktık.

Çocukluğumun en unutulmazı sihirli torbalardan çıkan iki adet saat idi hiç kuşkusuz. O vakitler akrebi örümceği andıran zehirli kocaman bir hayvan bilirdim. Yelkovan ise herhalde kovaya benzeyen bir su kabı idi. Birden onikiye akan rakamların üzerinde gezinen iki sivri uclu minik deyneklere kendimce isim takmıştım. “Zencefil” ve “Hatıra”... Tam orta yerinde duran bir ördek kafasının Donald Duck olduğunu ise yıllar sonra öğrendim. O vakitler bizim tek çizgi filmlerimiz Heidi ve reklam aralarında gelen “Çocuklar” idi.

Annem yavrularına birşey olur endişesiyle elektrikleri ana sigortadan kapatıp öyle giderdi işe. Küçük bir lambamız vardı duvarda asılı duran. Kısacık ipine bazen hayalimde elmalı şeker asar ve ne vakit ışığı yakmak için ipe uzansam elime elmalı şeker gelirdi. İştahla ısırırdım hülyalarımda elmalı şekerime. İlk elmalı şekerimi sanırım 14 yaşımda yemiştim. Tıpkı ilk pahalı dondurmam gibi...

...

Çocukluğumun oyunlarıda benim kadar garipti. Garip diyorsam tuhaf anlamında kullanıyorum. Oturma odasının, mutfak dışında tek odamızdı, bir köşesine sığınır ve evde bulduğum bütün kağıt ve dosyaları etrafıma toparlardım. Yerde kendime bir masal hayal eder ve üzerini donatırdım. Bazen el gırgırı telefonum olurdu ve hiç durmaksızın birileri arardı beni. Ünlü bir avukat olurdum bazen...
Kimi zaman ise bir doktorun muaynehanesinde doktor yardımcısı... Bazen bir mimar olurdum. Zaman zaman bir seyahat acentası. Hayalimde türlü isimler üretir ve herbiriyle farklı görüşmeler yapardım. Kağıtlara hayali terminler yazar ve kendimce sıkıntılara girerdim, “hay Allah bugün yine pek yoğun geçecek” diyerek.

Bazen misafir geldiğinde zor ikna ettiğim çocukları etrafıma toparlar onlara öğretmenlik yapardım. Yazılı sınav yapar ve ardından kırmızı kalem ile yanlışları düzeltirdim. Kendimce notlar verir ve muzaffer komutan edasıyla çocuklara “aferinler” dağıtırdım.

Kardeşim, annem ve babam dışında dünyama girmeyi başarabilen insanların sayısı çok azdır. Gelip geçmiştir herbiri... Baki kalan en yakınlarım olmuştur daima.

Yaşım ilerledikçe oyunlarımda farklılaştı. 12 yaşlarıma geri döndüğümde etrafında kendine büyük kızları toparlayıp hikayeler anlatan bir çocuk görüyorum. Öyle iştahla ve öyle inanarak anlatırdım ki hikayelerimi, bıkmazdı dnleyelerde. Bir ayna uydururdum şehir şehir gezinip ülkenin en yakışıklı delikanlılarının simalarını fakir bir kıza taşıyan. Bir peri uydururdum, sihirli bir ormanda bir ceylan tarafından beklenen...

Hikayelerim ve masallarım dinleyenlerimi mest ederdi birçok zaman ama ben hep annemin hikayelerine aşık kalırdım. Benim aklıma gelmezdi bir geyiğin ayak izinden su içen delikanlının geyik olması... Ve aklıma gelmezdi ağacın baltalanmış kısmını yalayarak eski haline döndürmek... Düşünemezdim bir ağaç üstünde genç bir kızın suretine bir padişahı aşık etmeyi... Ve söyleyemezdim yanık bir sesle o türküyü...
“Gelemem kardeşim gelemem, hasan hüseyin kucağımda...” dedikçe annem kardeşim uyur ve ben ağlardım. Yaşanmış bilirdim annemin bütün hikayelerini...

Düşlerimi o vakitler periler süslerdi, birde ceylan gözlü meryem... Padişahın gönlünde taht kurup kuması tarafından denize atılan meryem... Bir balığın karnında çocuklarını dünyaya getiren meryem... Birde kardeşi süslerdi düşlerimi, susuzluğuna yenik düşüp bir geyiğin ayak izinden su içen Ahmet... Geyik ahmet...

Annem anlatır ben yaşardım. Annem anlatır ve ben ağlardım...

...

Resim dersinde ne hikmetin, ne sümeyyenin nede benim boya kutumuz olmazdı. Bizlerin babaları dindar idi ve o vakitler ben bütün dindarları fakir bilirdim. Bazen benim annem neden japone kol bluz giymiyor, ozaman bizimde çok paramız olur diye hayfılandığımda olurdu. Sonra ya dizimi yada kolumu bir yere çarpardım. Bir azab idi o çarpma benim için ve tövbe ederdim.

O vakitler Allah benim için yakandı. Allah kulların kızdıklarına bela verirdi, zira kim kızsa “Allah belanı versin” diye parlardı. Allah çocukları çok sever ve yeterince dua edersek bize çok oyuncak verecek olandı. Sonra oyuncak dilemez oldum. Yaşım büyüdükçe dualarımda değişir oldu.

Bir gece... 12 yaşımın verdiği cahillik ile pencere önüne sığınıp yıldızlara bakmaya koyulmuştum. Uzun bakışlar göndermiştim yıldızlara ve bir yıldız kayması dilemiştim ısrarlar. Kaymadı o gece hiçbir yıldız ve kaymadı ondan sonrada hiçbir gece hiçbir yıldız... Yinede ellerimi semaya açarak bir dua sunmuştum gökyüzüne...

“Allah’ım... Keşke insanlar 13 yaşında ölseler...”

Ölmedi insanlar 13 yaşında diye sandım. Sonra ise her 13 yaşında ölen insandan kendimi sorumlu tuttum. Şimdi 13 yaşımı ikiye katladığım günlerde geriye dönüp baktığımda, “Rabbim kabul olmamış duama hamd olsun...” diyorum. Halbuki o günlerde 13. doğum günümde ölmediğim için ağlamıştım.

(devam edecek herhalde...)